Psikolojiye göre zeki insanların sahip olduğu 7 alışkanlık işte

Hepimiz tanırız: her zaman hazır bir cevabı olan, sorunlara kimsenin düşünmediği açılardan yaklaşan, her sohbeti ilgi çekici hale getiren o kişiyi. “Nasıl yapıyor?” diye sorarken kendimizi, zekânın sadece genetik bir mesele olduğunu düşünerek teselli ederiz. Ama ya bu fikrin tamamen yanlış olduğunu söylesem?

Nörobilim ve bilişsel psikolojideki en güncel araştırmalar bize bambaşka bir hikâye anlatıyor. Stanford Üniversitesi’nden araştırmacı Carol Dweck, onlarca yıllık çalışmalarıyla zekânın doğuştan sabit bir özellik olmadığını, günlük alışkanlıklarımızla sürekli şekillendiğini kanıtladı. Stanford Üniversitesi araştırmacısı Carol Dweck‘in gelişim odaklı düşünce yapısı kavramı, bilişsel yeteneklerimizi anlama biçimimizde devrim yarattı: beyin bir kas gibi çalışır, egzersizle gelişir ve hareketsizlikle zayıflar.

Bu keşfin gerçekten büyüleyici yanı, yüksek bilişsel kapasiteye sahip insanlarda tekrarlanan davranış kalıplarının olması. Sihirli formüllerden ya da ucuz numaralardan bahsetmiyoruz; bilimin gözlemlediği ve belgelediği somut alışkanlıklardan söz ediyoruz. Bazıları seni şaşırtacak, bazıları mantığa aykırı gelebilecek ve muhtemelen bazılarını zaten farkında olmadan uyguluyorsun.

Zihinsel Enerjiyi Gereksiz Kararlara Harcamazlar

Dolabın önünde ne giyeceğini düşünürken kaç kez on dakika kaybettin? Ya da restoran menüsü karşısında donup kaldın? Bu küçük kararsızlık anları zararsız görünse de aslında en değerli bilişsel kaynaklarını tüketiyor.

Ünlü psikolog William James bu ilkeyi yirminci yüzyılın başında zaten kavramıştı: her küçük günlük karar, gerçekten önemli görevlere yatırılabilecek zihinsel enerjiyi tüketir. Yüksek bilişsel performansa sahip insanlar bunu çok iyi bilir ve bu yüzden hayatlarının rutin kısımlarını otomatikleştirirler.

Steve Jobs hep aynı siyah balıkçı yaka ve kot pantolonu giyerdi. Einstein‘ın dolabı özdeş kıyafetlerle doluydu. Tembel ya da hayal gücünden yoksun değillerdi: karar verme kapasitelerini gerçekten önemli meselelere ayırıyorlardı. Sen kravat seçmek için on beş dakika harcarken, onlar dünyayı değiştirecek denklemleri çözüyorlardı.

Numara basit: her gün tekrarladığın tüm küçük kararları belirle ve onları ortadan kaldırmanın yollarını bul. Kıyafetlerini akşamdan hazırla, haftalık öğün planlaması yap, işe giderken hep aynı rotayı kullan. Otomatikleştirdiğin her karar, düşünmek, yaratmak ve karmaşık sorunları çözmek için serbest bıraktığın zihinsel enerjidir. Kararlardan sorumlu beyin bölgesi olan prefrontal korteks sana teşekkür edecek.

Sessizce Yürürler (Podcast Dinliyorsan Sayılmaz)

2014’te Stanford Üniversitesi araştırmacıları şaşırtıcı sonuçlar veren bir çalışma yürüttü: yürümek yaratıcılığı dramatik şekilde artırıyor. Ama dikkat, her tür yürüyüş değil. Çalışma sırasında katılımcıların yüzde seksenbiri yürürken yaratıcı düşüncede net iyileşme gösterdi, otururken olduğundan yüzde altmış daha fazla.

Kritik nokta? Bu insanlar müzik, podcast ya da sesli kitap dinlemiyordu. Sessizce yürüyorlardı, kendi düşüncelerine dalmış halde. Dış uyaranları ortadan kaldırdığında, beynin nörobilimcilerin varsayılan mod ağı dedikleri şeyi etkinleştiriyor. Sanki beyin kendi haline bırakıldığında, görünüşte ilgisiz kavramlar arasında beklenmedik bağlantılar kurmaya başlıyor.

En iyi fikirlerin duştayken ya da uyumadan hemen önce gelmesinin nedeni bu: o anlarda beynin özgürce dolaşıyor, belirli görevlere odaklanma baskısı olmadan. Yüksek bilişsel kapasiteye sahip insanlar bu mekanizmayı anlamış ve kasıtlı olarak kullanıyorlar. Günde yirmi, otuz dakikayı sessiz yürüyüşlere ayırıyorlar; telefon yok, müzik yok, sadece kendileri ve düşünceleri.

Telefonu evde bırakıp parkta bir tur atmayı dene. İlk başta huzursuz, belki sıkılmış bile hissedeceksin. Ama birkaç dakika sonra, zihin gezinmeye başladığında, gerçekten yaratıcı düşünmenin ne anlama geldiğini keşfedeceksin.

Yüzeysel Kaydırmak Yerine Derinlemesine Okurlar

Sonsuz kaydırma çağında yaşıyoruz. Bir makale açıyoruz, ilk iki paragrafı okuyoruz, anladığımızı düşünüp sonrakine geçiyoruz. Beynimiz eşzamanlı açık kırk sekmeyle bir tarayıcıya dönüştü, her biri yarıya kadar yüklenmiş.

Yüksek bilişsel kapasiteye sahip insanların yaklaşımı tamamen farklı: uzmanların derin okuma dediği şeyi uyguluyorlar. Bilgi biriktirmek için değil, bilgiyi işlemek, anlamak ve bildikleriyle ilişkilendirmek için okuyorlar. Altını çiziyorlar, not alıyorlar, karmaşık bölümleri gerçekten özümseyen kadar tekrar okuyorlar.

Current Biology’de 2016’da yayınlanan bir çalışma, daha yüksek IQ’ya sahip kişilerin uzun süre dikkatlerini yoğunlaştırma ve dikkat dağıtıcıları filtreleme konusunda üstün kapasiteye sahip olduğunu gösterdi. Bu kapasite okuma sırasında belirgin şekilde ortaya çıkıyor: bir metne tamamen dalabiliyorlar, bildirimleri, arka plan gürültüsünü ve diğer müdahaleleri yok sayıyorlar.

Mesele hız değil, kalite. Yirmi çekici başlık yerine tek bir derinlemesine makale okumayı tercih ediyorlar. Amaçları “bu kitabı okudum” demek değil, “bu fikirleri anladım ve dünya görüşüme entegre ettim” demek.

Bu deneyi dene: haftada bir kez telefonu uçak moduna al ve kesintisiz kırk dakikanı tek bir makale ya da kitap bölümüne ayır. Çoklu görev yok, dikkat dağıtıcı yok. Sadece sen ve metin. Anlama ve hafıza kapasitenin önemli ölçüde gelişeceğini keşfedeceksin.

Sürekli Konfor Alanlarının Dışına Çıkarlar

Beyin rutini sever çünkü enerji tasarrufu sağlar. Hep aynı şeyleri, aynı sırayla, aynı yolları yaptığında otopilot devreye girer ve çok az bilişsel kaynak harcayarak işlev gösterebilirsin. Hayatta kalmak için harika, zihinsel gelişim için berbat.

Nörobilimsel araştırmalar, yeni deneyimlerle karşılaştığında beyninin dopamin salgıladığını ve yeni sinaptik bağlantılar oluşturduğunu gösteriyor. Karmaşık düşünce ve problem çözmeden sorumlu prefrontal korteks, tıpkı bir kas gibi zorlandığında güçleniyor. Zeki insanlar bu ilkeyi içgüdüsel olarak anlıyor gibi görünüyorlar: sürekli yenilik arıyorlar.

Olağanüstü şeylerden bahsetmiyoruz. İşe giderken farklı bir rota denemek, hiç düşünmediğin bir müzik türünü dinlemek, yabancı bir mutfaktan tarif yapmak, bir müzik aletinin temellerini öğrenmek kadar basit olabilir. Yeni bir şey yaptığın her an, tam anlamıyla beynini yeniden şekillendiriyorsun.

Carol Dweck’in gelişim odaklı düşünce yapısı kavramı tam da buna dayanıyor: beyin statik değil, plastik. Her yeni meydan okuma, konfor alanından çıktığın her an yeni sinir yolları yaratıyor. Bir yol ağını genişletmek gibi: ne kadar çok yolun varsa, o kadar çok varış noktasına ulaşabilirsin.

Küçük başla. Evdeki mobilyaların yerini değiştir. Dişlerini fırçalarken baskın olmayan elini kullan. Kafedeki bir yabancıyla konuş. Bunlar beyni aktif ve öğrenme modunda tutan rutinin küçük kırılmaları.

Zihinsel gücünü ilk geliştireceğin alışkanlık hangisi olur?
Sessiz yürüyüş
Derin okuma
Rutinleri basitleştirme
Stratejik molalar
Konfor alanından çıkmak

Bloklar Halinde Çalışır ve Stratejik Molalar Verirler

İşkoliklik kültürü bize dahilerin günde on sekiz saat durmadan çalıştığını anlatır. Ama nörobilim tam tersini söylüyor: yüksek performanslı beyinler, yoğun konsantrasyonun tam dinlenmeyle değiştiği döngülere göre çalışır.

Ultradyan ritimler üzerine yapılan çalışmalar, beynin performansı dramatik şekilde düşmeye başlamadan önce yaklaşık doksan dakika boyunca odaklanmış dikkat sürdürebileceğini gösteriyor. Yüksek bilişsel kapasiteye sahip insanlar bu doğal döngülere saygı gösterir: kırk beş ile doksan dakika yoğun çalışırlar, sonra on-on beş dakika tamamen dururlar.

Dikkat: mola Instagram’ı kontrol etmek ya da e-postalara cevap vermek anlamına gelmez. Tam bir kopuş anlamına gelir. Pencereden dışarı bakmak, kısa bir yürüyüş yapmak, gözlerini kapatmak. Bu anlar boyunca beyin öğrenilen bilgileri pekiştiriyor, kısa süreli bellekten uzun süreli belleğe aktarıyor.

Durmadan çalışmaya devam etmek, zaten dolu bir kağıda yazmaya çalışmak gibi: yeni bilgiler eskilerin üzerine biniyor ve hiçbiri düzgün hafızaya kaydedilmiyor. Molalar zaman kaybı değil, öğrenmenin sağlamlaştığı aşama.

Ünlü Pomodoro tekniği tam da bu bilimsel ilkeye dayanıyor. Kırk beş dakikalık zamanlayıcıyı kur, tam konsantrasyonla çalış, sonra on dakika tamamen dur. Beynin bu zaman bloklarından maksimum şekilde yararlanmayı öğrenecek.

Gece Kuşlarıdırlar ve Biyolojik Ritimlerine Saygı Gösterirler

Personality and Individual Differences’ta 2009’da yayınlanan bir çalışma mantığa aykırı bir veri ortaya koydu: daha yüksek IQ’ya sahip insanlar gece kuşu olma eğilimindeler, yani geç yatıp geç kalkıyorlar. Araştırmacılar, dış dünyanın sessiz olduğu ve çevresel uyaranların minimuma indiği gece saatlerinin derin düşünce için ideal anı temsil ettiğini varsaydılar.

Ama dikkat: mesele herkesin gece kuşu olması değil. Psychological Science’ta yayınlanan çoklu çalışmaların da desteklediği bu araştırmaların gerçek mesajı şu: zeki insanlar toplumun dayattığı şablonlara kendilerini zorlamak yerine kendi iç biyolojik saatlerine saygı gösteriyorlar.

Sabah altıda uyanmak sana ortaçağ işkencesi gibi geliyorsa, muhtemelen kronotipinin akşam olduğu anlamına gelir. Kendini doğal olmayan bir ritme zorlamak seni daha üretken yapmaz, tam tersine: uyku kalitenizi ve dolayısıyla tüm bilişsel işlevleri tehlikeye atarsın.

Araştırmalar uyku düzeninin miktar veya belirli saatten daha önemli olduğunu gösteriyor. Her gece ikiden ona kadar uyuyan bir gece kuşu, on birden yediye uyumaya çalışan ama düzensiz saatlerde yatan birinden daha iyi bilişsel performans gösterecektir.

Sorun, sabah erken kalkanlar için tasarlanmış bir toplumda yaşamamız ve bunun erken uyanmayı erdem olarak gören kültürel bir önyargı yaratması. Ama vücudun sana akşamları daha uyanık olduğunu söylüyorsa, belki de onunla savaşmak yerine dinleme zamanı gelmiştir.

Bilmediklerini Kabul Eder ve Merakı Beslerler

Dunning-Kruger etkisini biliyor musun? Bir alanda en az yetkin insanların kendi kapasitelerini çarpıcı biçimde abartması, gerçek uzmanların ise henüz ne kadar çok şey bilmediklerinin keskin farkında olması olgusudur. Başka bir deyişle: ne kadar çok bilirsen, ne kadar az bildiğini o kadar anlarsın.

Yüksek bilişsel kapasiteye sahip insanların ayırt edici bir özelliği var: egoları incinmeden “bilmiyorum” diyebiliyorlar. Görünüşte basit olan bu yetenek, aslında üstbiliş denen sofistike bir bilişsel yetkinliği ortaya koyuyor: kendi düşünceni düşünme, ne bildiğini ve ne bilmediğini eleştirel olarak değerlendirme kapasitesi.

“Bilmiyorum ama öğrenmek istiyorum” demek zayıflık işareti değil, zekâ göstergesi. Her şeyi biliyor görünme ihtiyacını aştığın ve soru sormaya iten o çocuksu merakı koruduğun anlamına gelir.

Çocuklar günde binlerce soru sorar çünkü bir şeyi bilmemekle ilgili sosyal kaygıyı henüz geliştirmemişlerdir. Zeki yetişkinler bir şekilde o özgürlüğü yeniden kazanmışlar: sorular soruyorlar, inançlarını sorguluyorlar, yanılabileceklerini kabul ediyorlar. Bu tutum beyni sürekli öğrenme modunda tutuyor.

Toplantıda olduğun sefere biri bilmediğin bir terim kullandığında, anladın gibi başını sallamak yerine şunu söylemeyi dene: “Bu kavramı bilmiyorum, açıklar mısın?” Kendi cehaletini kabul etmenin seni daha zayıf yapmadığını, öğrenme olasılığına açtığı için daha güçlü yaptığını keşfedeceksin.

Sen Yarın Sabahtan Başlayarak Ne Yapabilirsin

Şimdi yedi alışkanlığı birden değiştirmen gerektiğini düşünerek bunalmış hissediyorsan, nefes al. En büyük hata her şeyi birlikte uygulamaya çalışmak olur: her şeyi bırakmadan önce üç gün dayanırsın. Sır tek bir alışkanlıkla başlamak, bu an senin için en doğal ya da en gerekli görüneniyle.

Belki senin için başlangıç noktası sabah rutinini basitleştirmek, yirmi küçük gereksiz kararı ortadan kaldırmak. Ya da her akşam yemekten sonra yirmi dakika sessiz yürüyüşe çıkmak. Belki de haftada yarım saati tüm bildirimleri kapatarak derin okumaya ayırmak. Tek bir davranış seç ve diğerlerini eklemeden önce onu otomatik hale getir.

Nöroplastisitenin güzelliği, her küçük değişikliğin zincirleme etkiler yaratması. Sessizce yürümeye başladığında, muhtemelen daha fazla yaratıcı fikrin olduğunu fark edeceksin. Bu seni konsantrasyon zamanını daha iyi korumaya motive edecek. Ve böyle devam eder, bir diğerini tetikleyen küçük bir gelişme.

Carol Dweck’in araştırmaları ve onlarca yıllık nörobilimsel çalışmalar bize aynı şeyi söylüyor: beyin nasıl kullandığına göre şekillenir. Konfor alanından her çıktığında, tam konsantrasyonla her okuduğunda, beyne özgürce gezinme zamanı her verdiğinde, tam anlamıyla yeni sinirsel bağlantılar inşa ediyorsun.

Anlaşılması gereken en önemli şey şu: zekâ, doğumda rastgele dağıtılan ilahi bir armağan değil. Daha çok fiziksel forma benzer: bazıları avantajlı başlar elbette, ama herkes tutarlı antrenmanla önemli ölçüde gelişebilir. Ve spor salonunda olduğu gibi, sonuçlar bir seanstan sonra değil, aylarca süren tutarlı pratikten sonra görülür.

Altı ay sonra geriye baktığında, sorunlara farklı perspektiflerden yaklaştığını, hafızanın daha güvenilir olduğunu, daha uzun süre odaklanabildiğini fark edeceksin. Sihirli bir şekilde daha zeki hale geldiğin için değil, sahip olduğun en önemli kası eğittiğin için: beyni.

Yarın sabah uyandığında hemen telefonu alma. Pencereyi aç, beş dakika dışarı bak, hiçbir şey yapmadan. Küçük bir jest, neredeyse sıradan. Ama aynı zamanda dikkatinin ve dolayısıyla bilişsel potansiyelinin kontrolünü yeniden ele geçirmek için ilk adım. Çünkü zekâ olduğun şey değil, her gün yaptığın şeydir.

Yorum yapın